Bodrum Bodrum...

70'li yılların başında Türkiye’nin her daim medeni kenti İzmir’de, ilkokula çocukların yürüyerek gidebildiği zamanlarda doğmuş, azsa şikayet etmeyen, çoksa kardeşiyle paylaşan, sobanın yanında dersini çalışan sakin bir kız çocuğuydum. Annelerin, çocukların ödevini kontrol etmeye vakti ya da mecali olmadığı, babaların özellikle kız çocuklarını okutmak için sakalını süpürge ettiği günlerdi. Sanırım sonradan edindiğim arkadaşlarım gibi, Anadolu Liseleri sınav sonucunda İzmir Amerikan Lisesi'ni kazanarak iyi bir şey yaptığımı aile fertlerimin sevincinden anlayacak derece bilinçsiz ve hedefsizdim. Her biri liseyi bitirdiğinde, iyi derecede İngilizce konuşan, değerler sistemi oturmuş, şımarıklıktan da bir nebze nasibini almış, dünyanın hizmet için kendilerini beklediğini sanan bir grup kız öğrenciden biri olarak mezun oldum. Biz 80'lerde büyüme çağında olanların üniversiteye varınca ne kadar apolitik kaldığımızı anlamamız çok uzun sürmez. 90'lı yılların başında 7-8 kişilik İzmirli kız grubu olarak üniversiteye girdiğimizde Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelip bir takım ideolojilerle aidiyet kurmuş öğrencilerle, İstanbul’un kalburüstü ailelerinin sosyetik çocukları arasında sıkışıp kaldığımız, hiçbirine tam olarak ait olamadığımız, derslerden çok dostluğumuza yatırım yaptığımız güzel yıllardı…

Yıllar önce evlilik sebebiyle Bodrum’a taşınmak, açıkçası maceradan başka bir şey değildi benim için. İyi eğitim almış, iyi aile çocuklarının neredeyse tamamının yaşadığı, hayata atıldığında umduğunu bulamama, herkesin ve her şeyin içinde kendini yabancı hissetme, e ben hayatı böyle sanmıyordumlardan oluşan sudan çıkmış balık durumunu atlatmak için denediğim yollardan biriydi. Yaşım 25'di ve o zamanlar nedense oldukça yetişkin olduğuma ve bir an evvel bir yaşam kurmam gerektiğine karar vermiştim. Oturduğum ilk ev, beyaz tipik bir Bodrum eviydi. Küçük bir avlusu vardı ve avludan sahildeki yelkenlilerin direkleri görünüyordu. Çok romantik bulmuştum denizi, tekneleri değil de sadece yelkenlerin direklerini görüyor olmayı. Sanki henüz var olmayan ama ufukta görünen güzel bir yaşamın ipucunu verir gibiydi o direkler. Bahçede; kış güneşinde Balıkçı’nın kitaplarını okurken, onun bahsettiği büyülü Bodrum'un izini sürmek için yollara düştüm ve hala sürdürdüğüm yürüyüş alışkanlığım ortaya çıktı. O uzun yürüyüşlerde mandalina kokuları burnuma dolar, mor begonvilli dar sokaklar samimiyet sunardı. Zamanın tüm yaraları sarabildiği gibi, Bodrum iklimi ruhumu iyileştirdi, güneş beni ehlileştirdi, yağmurlar endişelerimi yıkayıp götürdü. Güzel insanlar tanıdım. Yakaladığı balıkla, küçük sandalında sofra kuran akşamcı Zeynel Abi, eşi vefat ettikten sonra Yalıkavak’ın tepelerinde bir kooperatife taşınan Nişantaşılı Emel Teyze, Ege’nin uzun süren güneşli günlerinden çok, güler yüzlü yerli halkına vurulmuş Danimarkalı Kristine, dünya kadar arazisi olmasına rağmen ineklerini sağarak sütünü satan Hüseyin Abi… Anladım ki Bodrum'da herkese göre bir yaşam var. Şehirdeki kurumsal hayatını noktalayıp sakin ama modern bir hayat sürmek isteyen de; tarihe, arkeolojiye meraklı entellektüel de, gece hayatını doyasıya yaşamak isteyen de, yatırım yapmak isteyen de, çocuklarını doğayla iç içe, kumda yuvarlanarak büyütmek isteyen de...

Çeşitli sektörlerdeki çalışma hayatımdan sonra, bir grup yabancının Bodrum'da almış oldukları mülklerin yönetimine ve bu mülklerin genel giderlerini karşılamak amacıyla başlayan villa kiralama işine girdim. Bir süre sonra yerli ev sahiplerinin de katıldığı müstakil bahçeli çok özel villalardan, ortak havuzlu daha mütevazi manzaralı evlere, yarımadanın çeşitli köşelerine dağılmış daire ya da rezidanslara, şehir merkezlerinde konumlanmış güvenlikli sitelere ya da denize yakın sahil evlerine kadar geniş bir yelpazede evlerin bulunduğu hoş bir portföye dönüştü. Sanırım 7 senedir bu işi yapan bir Bodrum sever olarak, her şey paylaşma isteğiyle başladı. İnsanın, kendi deneyimlediği güzellikleri başkalarının da yaşamasını istemesi kendi doğasından mıdır bilmem ama benim için, sabah yürüyüşlerinde görkemli taş bir malikanenin yanında keçilerin otlaması müthiş bir tezat oluşturdukça, sadeliğin içindeki zenginliğin, doğaya rağmen değil, doğayla birlikte varoluşun anlamlandığını fark etmek çarpıcı oldu. Gözlemlediklerimizi fotoğrafla ya da resimle anlatabiliyoruz ama kokuları anlatamıyoruz. Yani her şey "diğerlerinin de deneyimlemesi gerektiği" isteği üzerine başladı. O gün bugündür bu çok özel sahil kasabasının görünenden daha fazla mucizeyi içinde barındırdığına ve İNSAN’a iyi geldiğine inanarak, mümkün olduğunca gönlü olana ev sahipliği yapmaya, yol gösterici olmaya çalışıyorum. Bence bu evlerde deneyimlediğiniz Bodrum, sizi geride bıraktığınız yaşamlarınızdan uzaklaştırıp kendinize ve esas olana yaklaştırır. Bodrum Residence farkıyla Bodrum’a hoşgeldiniz…